|
Dünyada
fosil yakitlarin, yani kömür, petrol, dogalgazin yararlarini savunanlarla
''Hayir, artik yenilenebilir enerjiye geçme çaginin açilmasinin zamani
geldi de geçiyor bile'' inancinda olanlar çok ciddi biçimde ikiye ayrilmis
gibi. Özellikle Türkiye gibi, standartlari pek de belli olmayan ya da
sulandirilmisülkelerde fosil yakitlarin neredeyse enerji ihtiyacinin
tümünü karsiladiklari biliniyor. Üstelik kömür disinda, bunlarin çok da
pahaliya patladiklari, çevreyle uyumlu olmadiklari hiç durmadan yazilip
çiziliyor. Buna karsin 1990'li yillardan baslayarak Türkiye dogalgaza
teslim ediliyor. Daha da öte yenilenebilir enerji kullaniminin
özendirilmesi için düzenlenen uluslararasi forumlar ve anlasmalarda
Türkiye yer almiyor. Ta ki Ekim 2003'e kadar. Ülkemizin bu ''fosil enerji
ve yenilenebilir enerjiye karsi'' macerasini yenilenebilir enerji uzmani
Doç. Dr. Tanay Sidki Uyar'la konustuk. Uyar'a göre Türkiye'nin enerji
ihtiyacinin tamaminin iki mislinden fazlasi bugün, hem de göreceli olarak
çok ucuza rüzgâr enerjisinden karsilanabilir.
- Siz yenilenebilir enerji alaninda uzun
yillardir çalismalar yapiyorsunuz. Neden yenilenebilir enerji üzerinde bu
kadar israrla duruyorsunuz?
- Günes, atmosferin içinde
yasamin olusmasini saglayan tek kaynak. Yani ne fosiller, ne nükleerler
atmosferin içinde yasamin olusmasini saglayabiliyor. Tek kaynak günes. Bir
propaganda vardir. Günesenerjisi on binde bir kullanilir. ''Asil olan
kömürdür, petroldür, nükleerdir'' görüsü savunulur. Ama hayir. Aslinda
ayrinti olan petrol, kömür, nükleerdir. Asil olan, dünyada yasanasi ortami
olusturan günestir ve onun türevleridir.
- Günesin türevleri nedir?
-
Rüzgâr, jeotermal gibi. Bunlar da atmosferde var. Bunlara ''yenilenebilir
enerji'' diyoruz. insanlar günesin dogusundan batisina kadar atmosferin
içine verdigi isi ve isigi kendi aydinlanma ve isinma ihtiyaçlari için
bilinçli ya da bilinçsiz kullaniyorlar. ikincisi, rüzgâr enerjisi. Günes
farkli yerleri farkli biçimde isitiyor; sogutuyor. Hava hareketleniyor.
Sicak yerdeki hava bir termal akim olusturuyor. Onun yerini alan hava
hareketleniyor. Böylece de rüzgâr olusuyor. Bu rüzgârin önüne koydugumuz
rüzgâr türbinleriyle elektrik üretebiliyoruz.
Ülkemizde
Türkiye'nin toplam elektriginin iki mislini üretecek rüzgâr potansiyeli
var. Üstelik bunun teknolojisi de iyice gelisti; kaynak var. Yani,
söylemek istedigim, bunlarin hayal olmadigi. Sadece insanlarin, onlarin
karar vericilerinin, mühendislerin, mimarlarin, çevrecilerin bunlarin
farkina varip kendi yasamlarinda, uygulamalarinda bu bilgileri bilgi
toplumunda kullanmalari gerekiyor.
Bir ülkenin mühendisleri,
mimarlari, çevrecileri eger Güney Afrika'nin Johannesburg kentinde dünya
zirvesi yapildigini, orada bizim cumhurbaskanimizin da altinda imzasi
bulunan bir uygulama planinin onaylandigini, birilerinin bunu yeterli
bulmayip yenilenebilir enerji koalisyonu adiyla bütün dünyada bir
beraberlik olusturdugunu bilmiyorlarsa o ülke o zaman petrol, dogalgaz,
kömür, nükleer enerji kullanmaya mahkûm hale geliyor.
Yenilenebilir enerji
- Peki, sizce karar
vericiler simdiye kadar yenilenebilir enerji kaynaklarina neden prim
vermediler de hep nükleere, dogalgaza, petrole yöneldiler?
- Yenilenebilir enerji kaynaklarina prim verilmemesinin
temel nedeni sudur: Mevcut iliskilerin, ekonomik faaliyetlerin,
uluslararasi baglantilarin, küresellesmenin ana beklentisi olan bir
ülkeden öbür ülkeye, bir konumdan öbür konuma standart disi, pazar degeri
olmayan eski ürünlerin transferinin serbest ticaret halinde yapilmasi
olgusu ve bunu uygulamaya sokacak kisilerin karar verme mekanizmasina
getirilmesi, hatta dünyada parlamentolarin bunlardan olusmasi, bütün
faaliyetlerin fosil yakitlara dönük düzenlenmesine neden olmustur.
ikincisi de çöplerin atilip paraya dönüstürülmesi, depolarin bosaltilmasi
ve böylece daha önce yapilan birtakim islerin faturalarinin baskalarina
çikartilmasi, eskinin baska ülkelere transferine yol açmistir. 1992'den
beri fosil yakitlardan uzaklasma kararlarinin yer aldigi anlasmayi Türkiye
ancak 20 Ekim 2003'te imzaladi. Türkiye'yle birlikte anlasmayi o ana kadar
imzalamayan ülkeler Burundi Cumhuriyeti, Somali, Irak ve Afganistan'di.
- Peki, Türkiye'nin bu
anlasmayi imzalamakta bu kadar isteksiz davranmasinin nedeni neydi?
- Fosil yakitlari, kömür, dogalgaz, petrol kullanimini
2010 yilina kadar belli miktarda azaltmanin taahhüdünü yapmamamizin
nedeni, biraz da son 10 yil içinde altina imza attigimiz fosil yakit, yani
kömür, petrol, dogalgazla ilgili tesis yapimi ve uzun vadeli anlasmalarla
iliskili oldugunu düsünüyorum. Çünkü özellikle dogalgaz anlasmalari, 2025
yilina kadar dogalgazi alsak da almasak da parasini ödememizi emrediyor.
Bu da yaklasik 240 milyar dolarlik bir yükümlülüktür.
- iyi de birileri hâlâ çevreye zarar vermedigi,
dogaya uyumlu oldugu iddiasiyla dogalgazi savunuyor. Siz buna katilmiyor
musunuz?
- Fosil yakitlarin çevreye etkileri bakimindan
olumsuz bir sicilleri var. Kömür, dogalgaz, petrol, bunlarin hepsi fosil
yakitlardir. Kömür, petrol ve dogalgaz arasinda küresel olumsuzluga, yani
emisyonlariyla iklim degisikligine yol açma özelligi açisindan baktigimiz
zaman, her kilovatsaat üretilen elektrik basina kömür, atmosfere bir
kilogram karbondioksit veriyor. Bu, petrol olursa 650 gram, dogalgaz
olursa da 450 gram karbondioksittir. Aralarinda belli bir fark var, ama
gördügünüz gibi hepsi de atmosfere zarar veriyor. Bir de öbür kirletici
özelliklerine bakalim. Kömürde ve petrolde olan kükürt, dogalgazda yoktur.
Onun için de dogalgazdan kükürt kokusu almiyoruz. Petrolde ve kömürde olan
partikül madde dedigimiz kurum gibi zerrecikler de yok. Ama azot oksit
dedigimiz emisyon var. Azot oksit kokmayan, göremedigimiz, günesisigi
altinda nitrata dönüsen, akcigerin koruma mekanizmalarindan geçerek,
akciger içinde suyla birlesince de nitrik asit haline gelen parçaciklar
saliyor ve böyle bir çevre kirliligine neden oluyor. Bu parçaciklar
görülmedikleri için yokmusvarsayiliyor.
- iyi de bu durum, standartlarina büyük önem
verdigi bilinen, ama bünyesindeki ülkelerin yaygin olarak dogalgaz
kullandigi bilinen AB'nin uygulamalariyla nasil uyusuyor?
- O ülkelerde azot oksit emisyonunun en fazla ne kadar
olabilecegi, hangi teknoloji yakilarak azot oksitin o seviyelerin altinda
tutulabilecegi bütün yurttaslara duyurulur. Dogalgazla ilgili olarak
sinsilik surada: Birisine, çok temiz diye sariliyorsunuz, çok kirli
çikiyor. Burada da çok temiz diye dogalgaza sarildik. Altindan neler
çikiyor? Öteki türlü, kömüre, petrole sarilmiyoruz. Tedbirliyiz. Çünkü
onlarin ne oldugunu daha önceki deneyimlerden biliyoruz. Bu durumda, artik
onlarin kötülüklerine karsi korunurken azot oksidin kötülüklerine karsi da
korunabiliyorsunuz. Burada asil sorun bizim standartlarimizda. Bunlar,
Türkiye'nin standartlari.
Standardimiz düsük
- Peki, azot oksit
emisyonu standartlari nedir?
- Azot oksit emisyonu
standartlari metreküp basina 800 ile 1800 miligram. Öte yandan AB
ülkelerinin uyum saglamamiz gereken standartlari metreküp basina 200
miligram. Yani 200 miligram, normal metreküpün üzerindeki bütün
teknolojiler bizim standardimiz düsük oldugu için, AB'den, öbür dünya
ülkelerinden ülkemize geliyor. Sorun burada. O nedenle hiç kimse azok
oksit emisyonlarindan söz etmiyor. Yüksek azot oksit, kükürt dioksit
emisyonu olanlar, özellikle AB ülkelerinde artik pazarlanamayan
teknolojiler, sizin standardiniza uygun gerekçesiyle bize gönderiliyorlar.
Herhangi bir ülke olsa yine çok önemli degil. Ama biz AB'ye uyum saglama
sürecinde olan bir ülkeyiz ve ulusal programa göre üç-besyil sonra bizim
standartlarimiz o düzeye gelecek. AB'ye girissüreci içinde, AB'ye karsi
olmak ya da AB'nin yaninda olmak gibi bence dogru olmayan, anlamsiz, takim
tutar gibi taraf tutmaya yönelik yaklasimlar da çok yanlis.
- Peki, bütün bu standartlari
AB'ye uyum için mi yoksa kendimiz ve ülkemiz için mi yapmaliyiz?
- Tabii ki öncelikle kendimiz ve ülkemiz için
yapmaliyiz. Burada size bir örnek vermek istiyorum: Otomobillerden
kaynaklanan emisyonlar hakkinda yurttasin bilgilendirilmesi için AB
direktifine 2007 yilinda uyum saglayacakmisiz. Ulusal Program'da böyle bir
madde var. Bence 2007'yi beklemeye hiç gerek yok. Bir olumsuzluk konusunda
yurttasin bilgilendirilmesi gerekiyorsa ve bunun için bir direktif varsa
bunu hemen yapmak ve 2007'ye de birakmamak lazim. Bunun disinda, AB'ye
uyum süreci içinde bütün teknolojilerin izlenerek üç yil sonra standart
disi hale gelecek teknolojilerin üç yil içinde ülke pazarinda satilmasinin
dogru olmadiginin ortaya çikmasi ve ilgili bakanliklarimizin bunlarla
ilgili gerekli önlemleri almalari gerekir. Çünkü öbür türlü, standart alti
ya da disi görülen teknolojileri ya da çöp teknolojileri baska ülkelere
atarak kendi yurttaslarinin ödeyecegi bedeli azaltmak isteyenler hem
kirletir, hem temizlerken ülke kaynaklarinin gereksiz yere de çarçur
edilmesine neden olmaktadirlar.
- Türkiye için en uygun enerji teknolojileri
konusunda gerek hükümetlerimiz, gerekse de TBMM, görüslerinizi almak için
sizi birkaç kez davet etmislerdi. Öyle degil mi?
-
Evet. Koalisyon hükümeti zamaninda Bakanlar Kurulu'nda nükleer enerji
konusunda bilgi vermistik. O zaman Bakanlar Kurulu ikna olup ihaleyi iptal
etmisti. Böylece de gerçekten ülkemiz çok büyük bir bedel ödemekten
kurtuldu.
- Zaten pek çok ülke
nükleer santrallarini kapatmiyor mu?
- Basta Almanya
olmak üzere pek çok gelismisülke nükleer enerji santrallarini kapatmaya
basladilar. ABD'de 10, Kanada'da 7, Almanya'da 19 nükleer santral sirayla
kapanmaya basladi. Artik nükleer enerji teknolojisi tarihe gömüldü. Yani,
karar vericilere dogru bilgileri zamaninda götürdügümüzde karar aldilar ve
gerçekten de ülkeyi yaklasik 50-60 milyar dolarlik bir olumsuzluktan
kurtardilar. Eger
bugün biraz olsun bir ekonomik iyilesme varsa bunun bir parametresi de
budur. Nükleer enerji bir ülkeden öbür ülkeye, bütün know-how'iyla, her
seyiyle, su anda issiz olan nükleer mühendislerine isbulmakla, batmakta
olan sanayilerini ayaga kaldirmakla, ama bütün bedeli gönderildigi ülkeye
ödetmekle aktariliyor. Aynen eski çöp teknolojisi transferi gibi.
Özellikle çalismayacak teknolojinin bakimi için de bütün yan aksamina
ihtiyaç duyuluyor. Bir dis hekimi düsünün ki ayni zamanda lokanta sahibi.
Pilavin içine taskoyuyor. Lokantaya gelen müsteri tasli pilavi yiyip
disini kirinca da çikista disini tedavi hizmeti sunuyor. Buna pazar
olusturma teknikleri diyorlar. Yani önce bir pazar olusturuyorsunuz. Sonra
da bu pazarin ihtiyaçlari neyse onlari karsiliyorsunuz.
Mobil santrallar
- Bir de mobil fueloil
santrallar meselesi vardi...
- ikinci ikna süreci de o
oldu. Bu santrallardan birisi Dalaman'da kurulacakti. Dalaman'da sivil
toplum kuruluslari, yerel yöneticiler, belediye meclisi üyeleri, otel
sahipleri, Dalaman'da yasayan herkes duymuski Enerji Bakanligi'nin istegi
üzerine Dalaman Belediyesi bölgeye fueloil yakan mobil santral kurulmasina
izin vermis. Bizim de bundan bilgimiz oldu; davet edildik. Yaklasik 400
kisiye iki tane dörder saatlik toplantida fosil yakitlarin, o santrallarin
dünyadaki durumunu anlattik. Bakin, bu mobil santrallar önce Avrupa'dan
Endonezya'ya gitti; sonra Türkiye'ye geldi. Mobil santrallarin
standartlari ayni kaldi, ama Endonezya'nin o sirada standartlari yükseldi.
Böylece bu santrallar Dalaman'dan Samsun'a gönderildi. Ama Samsun'da
baliklar ölünce bu sefer bessantral Enerji Bakanligi'nin inisiyatifiyle
yüzde 10 kapasiteyle çalistirilmaya baslandi. Ama simdi Enerji Bakanligi,
bu santrallarin kullanilmamasi ve yerine elektrigin hidrolik kaynaklardan
üretilmesiyle her gün 2 milyon dolar kâr ediyor artik.
- Bir de BM iklim Degisikligi Çerçeve
Anlasmasi'nin imzaya açilmasi ve sonra yasanan gelismeleri anlatir
misiniz?
- Anlasma 1992'de imzaya açildi. Anlasmanin
anlami fosil yakit, yani dogalgaz, petrol ve kömür yakildigi için amosfer
isinmaktadir ve bu konuda ne yapacagimizi birlikte konusmak üzere
anlasmayi imzaya açmamiz lazim idi. Bunu imzalayan ülkeler taraf oldular.
Böylece de her yil toplanarak ne yapilmasi gerektigini konusmaya
basladilar. 1997'ye gelindiginde, Japonya'nin Kyoto kentindeki konferansta
bir ''Kyoto Protokolü'' ortaya çikti.
Kyoto protokolü
- Neydi bu ''Kyoto
Protokolü''?
- 1992 Anlasmasi'ni imzalayan taraf
ülkeler 2010'a kadar, fosil yakitlarin yakilmasindan kaynaklanan
karbondioksit, metan gibi gazlarin 1990'li yillarin seviyelerinden ne
kadarini, yüzde kaç azaltacaklarini taahhüt ettikleri bir protokoldür. Bu
protokol 1997'de imzaya açildi. Yani çerçeve anlasmayi 1992'de imzalayan
taraflar, 1997'ye kadar ne yapilmasi gerektigini konustular. Sonra ortaya
Kyoto Protokolü çikti. Bunu dünya ülkeleri imzalamaya basladilar. Bunu
imzalamayan ABD ve Rusya var. ikisinden birisi imzaladigi zaman ise kriter
doluyor. Çünkü bunu 55 ülke imzalamisolacak. Ayrica da dünyadaki
emisyonlardan sorumlu ülkelerin yüzde 55'i imzaladiginda Kyoto Protokolü
uygulamaya geçecektir.
Seçimlerden önce Rusya imzalayacak gibi
görünüyordu. simdi bir an önce imzalamalari bekleniyor. Rusya imzalarsa
yürürlüge girecek.
- Ya
Türkiye?
- Bir kere Türkiye, 1992 Çerçeve Anlasmasi'ni
20 Ekim 2003'e kadar imzalamadi. Öbür ülkeler, demin de saydigim gibi
Irak, Afganistan, Burundi Cumhuriyeti ve Somali'ydi. Bunu 1990'li yillarda
sizinle yaptigimiz bir söyleside de dile getirmistik. 1997'de dönemin
Çevre Bakani, ''Biz bu anlasmayi kalkindiktan sonra imzalayacagiz''
diyordu.
- O zamanki Çevre
Bakani ANAP'tan imren Aykut degil miydi?
- Evet, oydu.
Böyle kalkinma olmaz. Kalkinma ancak kömür, dogalgaz, petrol, nükleer gibi
sürdürülebilir olmayan kaynaklara yönelmemek, daha az enerjiyle ayni isin
yapilabilecegi kaynaklari kullanmakla olur. Yeni hükümet, yani AKP
hükümeti geçen yil isbasina gelince sürdürülebilir, yenilenebilir enerji
kaynaklariyla birlikte iklim Degisikligi Çerçeve Anlasmasi'nin imzalanmasi
konusu yeniden gündeme geldi. Bu TBMM Çevre Komisyonu'nda konusulup
onaylandiktan sonra Disiliskiler Komisyonu'na geldi. Komisyon Baskani
Mehmet Dülger ve Baskan Yardimcisi Emin sirin bu konuda komisyonda bilgi
vermem için bana basvurdular. Komisyon toplantisinda ben gerekli bilgileri
verdim. O bilgileri verdikten sonra oybirligiyle imzalanmasini kabul
ettiler. Teklif bu kez TBMM Genel Kurulu'na indi ve geçtikten sonra
Cumhurbaskani'nin 20 Ekim 2003'te bunu onaylamasiyla 1992'den beri süren
ayibimizi kapatmisolduk.
-
Peki, bu anlasmayi imzalamak yetiyor mu?
- Tabii ki
yetmiyor. Bu yönde ekonomik faaliyetlerin irdelenmesi, ülke ekonomisinin
karbonsuzlasmasini saglayacak tüm önlemlerin alinmasi lazim. Çünkü bu
önlemleri kendimiz almazsak, ticaret yoluyla eski teknolojileri degistirip
yenilerini satarak yine baska ülkelere isalanlari yaratmisolacagiz. Yani
bunun da ticareti basliyor. Ama dogru olan, TBMM'nin aldigi karar
dogrultusunda yenilenebilir enerjiye dönüsün, öncelikle enerjinin etkin
kullaniminin saglanmasi, sonra da tüm enerji ihtiyaçlarinin fosil
yakitlardan arinmis, yenilenebilir enerjiden elde etmek için önlemler
alinmasidir.
- Peki, ya Kyoto
Protokolü?
- Kyoto Protokolü'nü imzalamamiz için de
ülkemizin enerji-ekonomi sistemine getirecegi etkileri inceleyip önlemleri
almaliyiz. Fosil yakit ve nükleer su anda zaten gündemde degil. Olmamasi
da gerekir, zaten. Artik bu ülkede iyi olmanin ölçüsü, enerji alaninda bu
hedeflerin konup konmamasina, bunlarin uygulanip uygulanmamasina baglidir.
Aksi halde bunlari yerine getirmemenin bedelini bütün ülke olarak
ödeyecegiz. Kyoto Protokolü bir an önce uygulamaya konulmalidir. Önlem
almak gerekir, diye onaylamamak yerine hemen onaylayip önlemleri
almaliyiz. Sürecin kendisine dönersek, Kyoto Protokolü'nü imzalayan
ülkeler, 1992 ile 2002 arasindaki 10 yilin degerlendirildigi
Johannesburg'daki dünya zirvesinde bir araya geldiler. Zirvede enerjiyle
ilgili konularda bir mutabakat metni olustu. Herkesle birlikte
cumhurbaskanimiz da bunu imzaladi. Ama Avustralya, Japonya, ABD ve
Kanadali delegelerin itirazi üzerine enerjiyle ilgili üç konu yer almadi.
- Bunlar hangileriydi?
- Birisi, yenilenebilir enerjinin her ülkede yüzde 10
hedefinin konulmasiydi. Yani 2010 yilinda bütün dünyada yenilenebilir
enerjinin yüzde 10 oraninda hayata geçmesi böylece gerçeklesemedi. Ayrica,
toplumsal maliyetler, dedigimiz farkli enerji türlerinin uygulanmasinda,
üretiminde ve kaynaklarin kullaniminda dogal çevreyle insan sagligina
verilen olumsuzluklarin bedelinin hesaplanarak o teknolojiye katilma...
Örnegin bir kentte kömürden elektrik üretiyorsaniz o kentte tarimsal
ürünlere yaptiginiz tahribatin ekonomik bedeli eklenmeli, ormani tahrip
etmisseniz onun da bedeli eklenmeli. Bir gün katilmayi umdugumuz AB'de bu
uygulama yapiliyor. Zaten AB ülkeleri dogal olarak Johannesburg'da bundan
yana tavir koydular. Üçüncüsü de zararli sübvansiyon dedigimiz kömür,
petrol, dogalgaz gibi fosil yakitlarin kullaniminin özendirilmesi için
bütün dünyada devletlerin kasasindan verilen paralarin toplami 400 milyar
dolara ulasmis. Bunlarin belli bir süre içinde kaldirilmasi önerisi de
yine ayni ülkelerce kabul edilmedi.
- Sizce bunun nedeni nedir?
-
Bunun nedeni bu ülkelerin fosil yakit pazarlarini kaybetmeleri endisesi.
Öte yandan ABD'de bir milyon çatinin günespiliyle kaplanmasi projesi
yürürlükte. Burada baska bir sey var. Kendi ulusal çikarlari söz konusu
oldugu zaman o kapasitelerini insanlar kullaniyorlar. Ama küresel olarak
baska ülkelere aktarilabilecek teknoloji söz konusu oldugunda ona bir
kisitlama getirmeyebiliyorlar.
Öte yandan yenilenebilir enerjinin
etkin kullanimindan bayagi bir ekonomik gelisme saglayan ülkeler ise
''Yenilenebilir Enerji Yolunda'' diye bir deklarasyon yayimladilar. Bu
ülkeler BM kararlari olarak alinmayan o önerileri benimseyip hem kendi
ülkelerinde uygulamaya baslayacaklarini taahhüt ettiler, hem de bu yil
haziran ayinda Bonn'da BM semsiyesi altinda Dünya Yenilenebilir Enerji
Kongresi'nin yapilmasini önerdiler. Bu öneri kabul edildi.
|