Türkiye teknoloji çöplügü...

Doç. Dr. Tanay Sidki Uyar
11 Ocak 2004 / Cumhuriyet Gazetesi
(Röportaj: Leyla Tavsanoglu)

Dünyada fosil yakitlarin, yani kömür, petrol, dogalgazin yararlarini savunanlarla ''Hayir, artik yenilenebilir enerjiye geçme çaginin açilmasinin zamani geldi de geçiyor bile'' inancinda olanlar çok ciddi biçimde ikiye ayrilmis gibi. Özellikle Türkiye gibi, standartlari pek de belli olmayan ya da sulandirilmisülkelerde fosil yakitlarin neredeyse enerji ihtiyacinin tümünü karsiladiklari biliniyor. Üstelik kömür disinda, bunlarin çok da pahaliya patladiklari, çevreyle uyumlu olmadiklari hiç durmadan yazilip çiziliyor. Buna karsin 1990'li yillardan baslayarak Türkiye dogalgaza teslim ediliyor. Daha da öte yenilenebilir enerji kullaniminin özendirilmesi için düzenlenen uluslararasi forumlar ve anlasmalarda Türkiye yer almiyor. Ta ki Ekim 2003'e kadar. Ülkemizin bu ''fosil enerji ve yenilenebilir enerjiye karsi'' macerasini yenilenebilir enerji uzmani Doç. Dr. Tanay Sidki Uyar'la konustuk. Uyar'a göre Türkiye'nin enerji ihtiyacinin tamaminin iki mislinden fazlasi bugün, hem de göreceli olarak çok ucuza rüzgâr enerjisinden karsilanabilir.


- Siz yenilenebilir enerji alaninda uzun yillardir çalismalar yapiyorsunuz. Neden yenilenebilir enerji üzerinde bu kadar israrla duruyorsunuz?

- Günes, atmosferin içinde yasamin olusmasini saglayan tek kaynak. Yani ne fosiller, ne nükleerler atmosferin içinde yasamin olusmasini saglayabiliyor. Tek kaynak günes. Bir propaganda vardir. Günesenerjisi on binde bir kullanilir. ''Asil olan kömürdür, petroldür, nükleerdir'' görüsü savunulur. Ama hayir. Aslinda ayrinti olan petrol, kömür, nükleerdir. Asil olan, dünyada yasanasi ortami olusturan günestir ve onun türevleridir.

- Günesin türevleri nedir?

- Rüzgâr, jeotermal gibi. Bunlar da atmosferde var. Bunlara ''yenilenebilir enerji'' diyoruz. insanlar günesin dogusundan batisina kadar atmosferin içine verdigi isi ve isigi kendi aydinlanma ve isinma ihtiyaçlari için bilinçli ya da bilinçsiz kullaniyorlar. ikincisi, rüzgâr enerjisi. Günes farkli yerleri farkli biçimde isitiyor; sogutuyor. Hava hareketleniyor. Sicak yerdeki hava bir termal akim olusturuyor. Onun yerini alan hava hareketleniyor. Böylece de rüzgâr olusuyor. Bu rüzgârin önüne koydugumuz rüzgâr türbinleriyle elektrik üretebiliyoruz.

Ülkemizde Türkiye'nin toplam elektriginin iki mislini üretecek rüzgâr potansiyeli var. Üstelik bunun teknolojisi de iyice gelisti; kaynak var. Yani, söylemek istedigim, bunlarin hayal olmadigi. Sadece insanlarin, onlarin karar vericilerinin, mühendislerin, mimarlarin, çevrecilerin bunlarin farkina varip kendi yasamlarinda, uygulamalarinda bu bilgileri bilgi toplumunda kullanmalari gerekiyor.

Bir ülkenin mühendisleri, mimarlari, çevrecileri eger Güney Afrika'nin Johannesburg kentinde dünya zirvesi yapildigini, orada bizim cumhurbaskanimizin da altinda imzasi bulunan bir uygulama planinin onaylandigini, birilerinin bunu yeterli bulmayip yenilenebilir enerji koalisyonu adiyla bütün dünyada bir beraberlik olusturdugunu bilmiyorlarsa o ülke o zaman petrol, dogalgaz, kömür, nükleer enerji kullanmaya mahkûm hale geliyor.

Yenilenebilir enerji

- Peki, sizce karar vericiler simdiye kadar yenilenebilir enerji kaynaklarina neden prim vermediler de hep nükleere, dogalgaza, petrole yöneldiler?


- Yenilenebilir enerji kaynaklarina prim verilmemesinin temel nedeni sudur: Mevcut iliskilerin, ekonomik faaliyetlerin, uluslararasi baglantilarin, küresellesmenin ana beklentisi olan bir ülkeden öbür ülkeye, bir konumdan öbür konuma standart disi, pazar degeri olmayan eski ürünlerin transferinin serbest ticaret halinde yapilmasi olgusu ve bunu uygulamaya sokacak kisilerin karar verme mekanizmasina getirilmesi, hatta dünyada parlamentolarin bunlardan olusmasi, bütün faaliyetlerin fosil yakitlara dönük düzenlenmesine neden olmustur. ikincisi de çöplerin atilip paraya dönüstürülmesi, depolarin bosaltilmasi ve böylece daha önce yapilan birtakim islerin faturalarinin baskalarina çikartilmasi, eskinin baska ülkelere transferine yol açmistir. 1992'den beri fosil yakitlardan uzaklasma kararlarinin yer aldigi anlasmayi Türkiye ancak 20 Ekim 2003'te imzaladi. Türkiye'yle birlikte anlasmayi o ana kadar imzalamayan ülkeler Burundi Cumhuriyeti, Somali, Irak ve Afganistan'di.

- Peki, Türkiye'nin bu anlasmayi imzalamakta bu kadar isteksiz davranmasinin nedeni neydi?

- Fosil yakitlari, kömür, dogalgaz, petrol kullanimini 2010 yilina kadar belli miktarda azaltmanin taahhüdünü yapmamamizin nedeni, biraz da son 10 yil içinde altina imza attigimiz fosil yakit, yani kömür, petrol, dogalgazla ilgili tesis yapimi ve uzun vadeli anlasmalarla iliskili oldugunu düsünüyorum. Çünkü özellikle dogalgaz anlasmalari, 2025 yilina kadar dogalgazi alsak da almasak da parasini ödememizi emrediyor. Bu da yaklasik 240 milyar dolarlik bir yükümlülüktür.

- iyi de birileri hâlâ çevreye zarar vermedigi, dogaya uyumlu oldugu iddiasiyla dogalgazi savunuyor. Siz buna katilmiyor musunuz?

- Fosil yakitlarin çevreye etkileri bakimindan olumsuz bir sicilleri var. Kömür, dogalgaz, petrol, bunlarin hepsi fosil yakitlardir. Kömür, petrol ve dogalgaz arasinda küresel olumsuzluga, yani emisyonlariyla iklim degisikligine yol açma özelligi açisindan baktigimiz zaman, her kilovatsaat üretilen elektrik basina kömür, atmosfere bir kilogram karbondioksit veriyor. Bu, petrol olursa 650 gram, dogalgaz olursa da 450 gram karbondioksittir. Aralarinda belli bir fark var, ama gördügünüz gibi hepsi de atmosfere zarar veriyor. Bir de öbür kirletici özelliklerine bakalim. Kömürde ve petrolde olan kükürt, dogalgazda yoktur. Onun için de dogalgazdan kükürt kokusu almiyoruz. Petrolde ve kömürde olan partikül madde dedigimiz kurum gibi zerrecikler de yok. Ama azot oksit dedigimiz emisyon var. Azot oksit kokmayan, göremedigimiz, günesisigi altinda nitrata dönüsen, akcigerin koruma mekanizmalarindan geçerek, akciger içinde suyla birlesince de nitrik asit haline gelen parçaciklar saliyor ve böyle bir çevre kirliligine neden oluyor. Bu parçaciklar görülmedikleri için yokmusvarsayiliyor.

- iyi de bu durum, standartlarina büyük önem verdigi bilinen, ama bünyesindeki ülkelerin yaygin olarak dogalgaz kullandigi bilinen AB'nin uygulamalariyla nasil uyusuyor?

- O ülkelerde azot oksit emisyonunun en fazla ne kadar olabilecegi, hangi teknoloji yakilarak azot oksitin o seviyelerin altinda tutulabilecegi bütün yurttaslara duyurulur. Dogalgazla ilgili olarak sinsilik surada: Birisine, çok temiz diye sariliyorsunuz, çok kirli çikiyor. Burada da çok temiz diye dogalgaza sarildik. Altindan neler çikiyor? Öteki türlü, kömüre, petrole sarilmiyoruz. Tedbirliyiz. Çünkü onlarin ne oldugunu daha önceki deneyimlerden biliyoruz. Bu durumda, artik onlarin kötülüklerine karsi korunurken azot oksidin kötülüklerine karsi da korunabiliyorsunuz. Burada asil sorun bizim standartlarimizda. Bunlar, Türkiye'nin standartlari.

Standardimiz düsük

- Peki, azot oksit emisyonu standartlari nedir?


- Azot oksit emisyonu standartlari metreküp basina 800 ile 1800 miligram. Öte yandan AB ülkelerinin uyum saglamamiz gereken standartlari metreküp basina 200 miligram. Yani 200 miligram, normal metreküpün üzerindeki bütün teknolojiler bizim standardimiz düsük oldugu için, AB'den, öbür dünya ülkelerinden ülkemize geliyor. Sorun burada. O nedenle hiç kimse azok oksit emisyonlarindan söz etmiyor. Yüksek azot oksit, kükürt dioksit emisyonu olanlar, özellikle AB ülkelerinde artik pazarlanamayan teknolojiler, sizin standardiniza uygun gerekçesiyle bize gönderiliyorlar. Herhangi bir ülke olsa yine çok önemli degil. Ama biz AB'ye uyum saglama sürecinde olan bir ülkeyiz ve ulusal programa göre üç-besyil sonra bizim standartlarimiz o düzeye gelecek. AB'ye girissüreci içinde, AB'ye karsi olmak ya da AB'nin yaninda olmak gibi bence dogru olmayan, anlamsiz, takim tutar gibi taraf tutmaya yönelik yaklasimlar da çok yanlis.

- Peki, bütün bu standartlari AB'ye uyum için mi yoksa kendimiz ve ülkemiz için mi yapmaliyiz?

- Tabii ki öncelikle kendimiz ve ülkemiz için yapmaliyiz. Burada size bir örnek vermek istiyorum: Otomobillerden kaynaklanan emisyonlar hakkinda yurttasin bilgilendirilmesi için AB direktifine 2007 yilinda uyum saglayacakmisiz. Ulusal Program'da böyle bir madde var. Bence 2007'yi beklemeye hiç gerek yok. Bir olumsuzluk konusunda yurttasin bilgilendirilmesi gerekiyorsa ve bunun için bir direktif varsa bunu hemen yapmak ve 2007'ye de birakmamak lazim. Bunun disinda, AB'ye uyum süreci içinde bütün teknolojilerin izlenerek üç yil sonra standart disi hale gelecek teknolojilerin üç yil içinde ülke pazarinda satilmasinin dogru olmadiginin ortaya çikmasi ve ilgili bakanliklarimizin bunlarla ilgili gerekli önlemleri almalari gerekir. Çünkü öbür türlü, standart alti ya da disi görülen teknolojileri ya da çöp teknolojileri baska ülkelere atarak kendi yurttaslarinin ödeyecegi bedeli azaltmak isteyenler hem kirletir, hem temizlerken ülke kaynaklarinin gereksiz yere de çarçur edilmesine neden olmaktadirlar.

- Türkiye için en uygun enerji teknolojileri konusunda gerek hükümetlerimiz, gerekse de TBMM, görüslerinizi almak için sizi birkaç kez davet etmislerdi. Öyle degil mi?

- Evet. Koalisyon hükümeti zamaninda Bakanlar Kurulu'nda nükleer enerji konusunda bilgi vermistik. O zaman Bakanlar Kurulu ikna olup ihaleyi iptal etmisti. Böylece de gerçekten ülkemiz çok büyük bir bedel ödemekten kurtuldu.

- Zaten pek çok ülke nükleer santrallarini kapatmiyor mu?

- Basta Almanya olmak üzere pek çok gelismisülke nükleer enerji santrallarini kapatmaya basladilar. ABD'de 10, Kanada'da 7, Almanya'da 19 nükleer santral sirayla kapanmaya basladi. Artik nükleer enerji teknolojisi tarihe gömüldü. Yani, karar vericilere dogru bilgileri zamaninda götürdügümüzde karar aldilar ve gerçekten de ülkeyi yaklasik 50-60 milyar dolarlik bir olumsuzluktan kurtardilar.
Eger bugün biraz olsun bir ekonomik iyilesme varsa bunun bir parametresi de budur. Nükleer enerji bir ülkeden öbür ülkeye, bütün know-how'iyla, her seyiyle, su anda issiz olan nükleer mühendislerine isbulmakla, batmakta olan sanayilerini ayaga kaldirmakla, ama bütün bedeli gönderildigi ülkeye ödetmekle aktariliyor. Aynen eski çöp teknolojisi transferi gibi. Özellikle çalismayacak teknolojinin bakimi için de bütün yan aksamina ihtiyaç duyuluyor. Bir dis hekimi düsünün ki ayni zamanda lokanta sahibi. Pilavin içine taskoyuyor. Lokantaya gelen müsteri tasli pilavi yiyip disini kirinca da çikista disini tedavi hizmeti sunuyor. Buna pazar olusturma teknikleri diyorlar. Yani önce bir pazar olusturuyorsunuz. Sonra da bu pazarin ihtiyaçlari neyse onlari karsiliyorsunuz.

Mobil santrallar

- Bir de mobil fueloil santrallar meselesi vardi...


- ikinci ikna süreci de o oldu. Bu santrallardan birisi Dalaman'da kurulacakti. Dalaman'da sivil toplum kuruluslari, yerel yöneticiler, belediye meclisi üyeleri, otel sahipleri, Dalaman'da yasayan herkes duymuski Enerji Bakanligi'nin istegi üzerine Dalaman Belediyesi bölgeye fueloil yakan mobil santral kurulmasina izin vermis. Bizim de bundan bilgimiz oldu; davet edildik. Yaklasik 400 kisiye iki tane dörder saatlik toplantida fosil yakitlarin, o santrallarin dünyadaki durumunu anlattik. Bakin, bu mobil santrallar önce Avrupa'dan Endonezya'ya gitti; sonra Türkiye'ye geldi. Mobil santrallarin standartlari ayni kaldi, ama Endonezya'nin o sirada standartlari yükseldi. Böylece bu santrallar Dalaman'dan Samsun'a gönderildi. Ama Samsun'da baliklar ölünce bu sefer bessantral Enerji Bakanligi'nin inisiyatifiyle yüzde 10 kapasiteyle çalistirilmaya baslandi. Ama simdi Enerji Bakanligi, bu santrallarin kullanilmamasi ve yerine elektrigin hidrolik kaynaklardan üretilmesiyle her gün 2 milyon dolar kâr ediyor artik.

- Bir de BM iklim Degisikligi Çerçeve Anlasmasi'nin imzaya açilmasi ve sonra yasanan gelismeleri anlatir misiniz?

- Anlasma 1992'de imzaya açildi. Anlasmanin anlami fosil yakit, yani dogalgaz, petrol ve kömür yakildigi için amosfer isinmaktadir ve bu konuda ne yapacagimizi birlikte konusmak üzere anlasmayi imzaya açmamiz lazim idi. Bunu imzalayan ülkeler taraf oldular. Böylece de her yil toplanarak ne yapilmasi gerektigini konusmaya basladilar. 1997'ye gelindiginde, Japonya'nin Kyoto kentindeki konferansta bir ''Kyoto Protokolü'' ortaya çikti.

Kyoto protokolü

- Neydi bu ''Kyoto Protokolü''?


- 1992 Anlasmasi'ni imzalayan taraf ülkeler 2010'a kadar, fosil yakitlarin yakilmasindan kaynaklanan karbondioksit, metan gibi gazlarin 1990'li yillarin seviyelerinden ne kadarini, yüzde kaç azaltacaklarini taahhüt ettikleri bir protokoldür. Bu protokol 1997'de imzaya açildi. Yani çerçeve anlasmayi 1992'de imzalayan taraflar, 1997'ye kadar ne yapilmasi gerektigini konustular. Sonra ortaya Kyoto Protokolü çikti. Bunu dünya ülkeleri imzalamaya basladilar. Bunu imzalamayan ABD ve Rusya var. ikisinden birisi imzaladigi zaman ise kriter doluyor. Çünkü bunu 55 ülke imzalamisolacak. Ayrica da dünyadaki emisyonlardan sorumlu ülkelerin yüzde 55'i imzaladiginda Kyoto Protokolü uygulamaya geçecektir.

Seçimlerden önce Rusya imzalayacak gibi görünüyordu. simdi bir an önce imzalamalari bekleniyor. Rusya imzalarsa yürürlüge girecek.

- Ya Türkiye?

- Bir kere Türkiye, 1992 Çerçeve Anlasmasi'ni 20 Ekim 2003'e kadar imzalamadi. Öbür ülkeler, demin de saydigim gibi Irak, Afganistan, Burundi Cumhuriyeti ve Somali'ydi. Bunu 1990'li yillarda sizinle yaptigimiz bir söyleside de dile getirmistik. 1997'de dönemin Çevre Bakani, ''Biz bu anlasmayi kalkindiktan sonra imzalayacagiz'' diyordu.

- O zamanki Çevre Bakani ANAP'tan imren Aykut degil miydi?

- Evet, oydu. Böyle kalkinma olmaz. Kalkinma ancak kömür, dogalgaz, petrol, nükleer gibi sürdürülebilir olmayan kaynaklara yönelmemek, daha az enerjiyle ayni isin yapilabilecegi kaynaklari kullanmakla olur. Yeni hükümet, yani AKP hükümeti geçen yil isbasina gelince sürdürülebilir, yenilenebilir enerji kaynaklariyla birlikte iklim Degisikligi Çerçeve Anlasmasi'nin imzalanmasi konusu yeniden gündeme geldi. Bu TBMM Çevre Komisyonu'nda konusulup onaylandiktan sonra Disiliskiler Komisyonu'na geldi. Komisyon Baskani Mehmet Dülger ve Baskan Yardimcisi Emin sirin bu konuda komisyonda bilgi vermem için bana basvurdular. Komisyon toplantisinda ben gerekli bilgileri verdim. O bilgileri verdikten sonra oybirligiyle imzalanmasini kabul ettiler. Teklif bu kez TBMM Genel Kurulu'na indi ve geçtikten sonra Cumhurbaskani'nin 20 Ekim 2003'te bunu onaylamasiyla 1992'den beri süren ayibimizi kapatmisolduk.

- Peki, bu anlasmayi imzalamak yetiyor mu?

- Tabii ki yetmiyor. Bu yönde ekonomik faaliyetlerin irdelenmesi, ülke ekonomisinin karbonsuzlasmasini saglayacak tüm önlemlerin alinmasi lazim. Çünkü bu önlemleri kendimiz almazsak, ticaret yoluyla eski teknolojileri degistirip yenilerini satarak yine baska ülkelere isalanlari yaratmisolacagiz. Yani bunun da ticareti basliyor. Ama dogru olan, TBMM'nin aldigi karar dogrultusunda yenilenebilir enerjiye dönüsün, öncelikle enerjinin etkin kullaniminin saglanmasi, sonra da tüm enerji ihtiyaçlarinin fosil yakitlardan arinmis, yenilenebilir enerjiden elde etmek için önlemler alinmasidir.

- Peki, ya Kyoto Protokolü?

- Kyoto Protokolü'nü imzalamamiz için de ülkemizin enerji-ekonomi sistemine getirecegi etkileri inceleyip önlemleri almaliyiz. Fosil yakit ve nükleer su anda zaten gündemde degil. Olmamasi da gerekir, zaten. Artik bu ülkede iyi olmanin ölçüsü, enerji alaninda bu hedeflerin konup konmamasina, bunlarin uygulanip uygulanmamasina baglidir. Aksi halde bunlari yerine getirmemenin bedelini bütün ülke olarak ödeyecegiz. Kyoto Protokolü bir an önce uygulamaya konulmalidir. Önlem almak gerekir, diye onaylamamak yerine hemen onaylayip önlemleri almaliyiz. Sürecin kendisine dönersek, Kyoto Protokolü'nü imzalayan ülkeler, 1992 ile 2002 arasindaki 10 yilin degerlendirildigi Johannesburg'daki dünya zirvesinde bir araya geldiler. Zirvede enerjiyle ilgili konularda bir mutabakat metni olustu. Herkesle birlikte cumhurbaskanimiz da bunu imzaladi. Ama Avustralya, Japonya, ABD ve Kanadali delegelerin itirazi üzerine enerjiyle ilgili üç konu yer almadi.

- Bunlar hangileriydi?

- Birisi, yenilenebilir enerjinin her ülkede yüzde 10 hedefinin konulmasiydi. Yani 2010 yilinda bütün dünyada yenilenebilir enerjinin yüzde 10 oraninda hayata geçmesi böylece gerçeklesemedi. Ayrica, toplumsal maliyetler, dedigimiz farkli enerji türlerinin uygulanmasinda, üretiminde ve kaynaklarin kullaniminda dogal çevreyle insan sagligina verilen olumsuzluklarin bedelinin hesaplanarak o teknolojiye katilma... Örnegin bir kentte kömürden elektrik üretiyorsaniz o kentte tarimsal ürünlere yaptiginiz tahribatin ekonomik bedeli eklenmeli, ormani tahrip etmisseniz onun da bedeli eklenmeli. Bir gün katilmayi umdugumuz AB'de bu uygulama yapiliyor. Zaten AB ülkeleri dogal olarak Johannesburg'da bundan yana tavir koydular. Üçüncüsü de zararli sübvansiyon dedigimiz kömür, petrol, dogalgaz gibi fosil yakitlarin kullaniminin özendirilmesi için bütün dünyada devletlerin kasasindan verilen paralarin toplami 400 milyar dolara ulasmis. Bunlarin belli bir süre içinde kaldirilmasi önerisi de yine ayni ülkelerce kabul edilmedi.

- Sizce bunun nedeni nedir?

- Bunun nedeni bu ülkelerin fosil yakit pazarlarini kaybetmeleri endisesi. Öte yandan ABD'de bir milyon çatinin günespiliyle kaplanmasi projesi yürürlükte. Burada baska bir sey var. Kendi ulusal çikarlari söz konusu oldugu zaman o kapasitelerini insanlar kullaniyorlar. Ama küresel olarak baska ülkelere aktarilabilecek teknoloji söz konusu oldugunda ona bir kisitlama getirmeyebiliyorlar.

Öte yandan yenilenebilir enerjinin etkin kullanimindan bayagi bir ekonomik gelisme saglayan ülkeler ise ''Yenilenebilir Enerji Yolunda'' diye bir deklarasyon yayimladilar. Bu ülkeler BM kararlari olarak alinmayan o önerileri benimseyip hem kendi ülkelerinde uygulamaya baslayacaklarini taahhüt ettiler, hem de bu yil haziran ayinda Bonn'da BM semsiyesi altinda Dünya Yenilenebilir Enerji Kongresi'nin yapilmasini önerdiler. Bu öneri kabul edildi.