Küresel Boyutlarıyla Nükleer Enerji (Prof. Dr. Hayrettin Kılıç)

Küresel boyutlarıyla "nükleer enerji"


Yaklaşık yüzyıl önce, 1896'da,Fransız Bilimci Becquerel'in radyoaktiviteyi keşfi insanlık tarihinde teni çağ açtı. İki yıl sonra 1898'de, yine Fransız Bilimciler Bayan ve Bay Cruie radyoaktif element radyumu yalıtmayı başardılar. 20 y.y 'a girdiğimizde 1911'de Yunanlıların 3000 yıl önce doğanın en küçük olarak tanımladıkları atomun ilk tasarımını Danimarka'lı Bilimci Rutherford yaptı .bunu izleyen 20 yılda, dengeli-kararlı atomların, nükleer yüklerin, quantum mekaniğinin pozitronun keşfi ile nihayet ilk proton-nötron nükleer modeli yani modern atom tablosu ayrıntılı bir biçimde tamamlandı.

1938'de Alman Bilimciler Hahn ve Strassman, nükleer fizyonu keşfetti. 1942'deise İtalyan asıllı Enrico Fermi ve arkadaşları, ABD'de Chicago Üniversitesi'nde ilk nükleer reaktörü çalışır hale getirdi. Bu insanlığın atom enerjisinden kontrollü bir şekilde yaralanabileceğini gösteren ilk deneysel nükleer reaktördü. Artık doğanın temel güçlerinin insanlığın kontrolünde olduğu iddiası üç yıl sonra 1945'de ilk atom bombasının ABD'de imal edilmesi ve Japonya'dadenenmesi ile kanıtlandı.

1953 sonlarında, Başkan Eisonhower, "Barış İçin Atom" adı verilen programı resmen başlattı. O günden bu yana Atlantiğin her iki yakasında sivil amaçlı nükleer güç, süper devletlerin askeri nükleer silah programına politik ve ekonomik olarak bağlı kalarak, soğuk savaşın olmazsa olmaz bir dayanağını oluşturmuştur. Askeri ve sivil nükleer sanayi, araştırma, geliştirme, personel ve finansmanı paylaşarak bugüne dek yan yana çalıştılar.

Sivil Nükleer Enerji:

Günümüzde sivil güç tesisleri dünya üzerine dağılmış durumdadır, Dünya üzerinde çalışmakta olan "430" nükleer tesis bulunurken, 40 kadarı da yapım halindedir. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun "IAEA" 1992 kayıtlarına göre, Fransa'da elektriğin %70'ini üreten "68", ABD'de %22'sini üreten "108", Japonya'da%24!ünü üreten "44", İngiltere'de %21'ini üreten "36", Tayvan'da %38'ini üreten "6",reaktör bulunmaktadır. Yıkılan Sovyetler birliği "44"reaktöre sahipti ve Birleşik Devletler Topluluğu'nun elektrik ihtiyacının %13'ünü "25" yeni reaktör daha inşa edilmektedir. Çin'de şu anda "15" reaktör çalışmakta fakat elektrik üretiminin %0,3'ünü karşılamaktadır. Güney Kore'de elektriğin %40'ını karşılayan "12" rektör bulunmaktadır. Yukarıdaki elektrik üreten nükleer santrallere ek olarak nükleer yakıt zenginleştiren - üreten, yaklaşık "100" adet askeri ve sivil amaçlı nükleer tesis, Amerika, Rusya, Avrupa ve Uzakdoğu ülkelerinde faaliyet göstermektedir.

Diğer yandan Endüstrileşmiş batı ülkelerinde son 10 yıldaki durum şöyledir: 12 nükleer santralli Almanya'da yeni nükleer güç tesislerinin kurulması yasaklanmıştır ve tüm nükleer güç tesisleri 2010 yılına dek devre dışı bırakılacaktır. (aynı karara 2005 yılı itibari ile İsveç de varmıştır) Ayrıca Avusturya, İspanya Danimarka ve İtalya artık hiç bir zaman nükleer reaktör inşa etmeme kararı almıştır. Endüstrileşmiş ülkeler, gelecek nesillerin yaşamlarını sürdürmeleri için bu kararı alırlarken, karanlıkta kalma endişesine kapılmamışlardır. Fransa ve Japonya'daki nükleer programlar bir dizi ciddi teknik ve mali sorun ve hızla tırmanan anti - nükleer hareketle karşı karşıyadır. ABD'de ise 1978 yılından beri yeni reaktör siparişi verilmemiştir. 1978'de verilen 2 reaktör siparişi ise sıra ile iptal edilmiştir. Ayrıca 1986'daki Çernobil nükleer kazasından sonra yapılan araştırmalarda nükleer tesislere halkın karşı çıkışı Finlandiya'da %33'ten %64'e, Almanya'da %44'ten %82'ye, İngiltere'de %65'ten %83'e, Fransa'da daha önce zayıfken %59'a çıkmıştır.

Son 10 yıldaki bu değişime dikkati çekmek gerekiyor: Oysa 1986'da Çernobil nükleer santralinin 4 no'lu reaktörünün patlamasından başka açıklaması yok bunun; özellikle kamuoyu tepkilerinin varlığının ve geldiği noktanın açıklanmasında. Zira Çernobil kazasını saklamaları mümkün olmadı kamudan saklanan diğer kazalar gibi. 1992'de Rio de Janerio'daki Dünya Zirvesinde Ukrayna Çevre Bakanı Dr. Yuri Scherbak, ülkesinde Çernobil kazası sonrası yaklaşık 6000 kişinin öldüğünü ve ölü sayının 40.000 varacağını ayrıca 100.000'lerce insanın da kansere yakalanacağını söylemiştir. Şu ana kadar Çernobil civarında doğan çocukların çoğunun kemik ve kan kanseri ile doğduğunu ve bazı çocukların sakat doğduklarını artık bütün dünya bilmektedir.

Yanı sıra özellikle ABD'de nükleer sektörün krizinin arkasında ekonomik yanılgı yatmaktadır. Sonsuz ve nerede ise bedava olarak tanıtılan nükleer enerji yolu ile elektrik üretiminin geriye yönelik olarak analiz edildiğinde milyarlarca dolarlık devlet sübvansiyonlarına rağmen klasik enerji kaynakları kullanılarak elde edilen elektrikten birkaç kat pahalı olduğu anlaşılmıştır. (Bu, bugün özellikle artan güvenlik harcamaları dolayısıyla bütün santraller için geçerlidir.)

Bugün nükleer enerji yoluyla elde edilen elektrik dünya çapında üretilen elektrik enerjisi toplamının %15'ini oluşturuyor yaklaşık olarak (1970'lerde yapılan bilimsel (?) raporlarda 2000'ler için bu rakamın iki katı tahmin yapılıyordu. Örneğin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu eski başkanlarından Nejat Aybers "70'lerin sonunda başlayacağı tahmininde bulunduğu elektrik enerjisi sıkıntısını aşmak üzere Türkiye'ye tek alternatif olarak nükleer enerjiyi gösteriyordu.")1998 yılındayız, geçelim bu lakırdıları. Karanlıkta kalma korkusu salınarak halkı altında bırakma çabaları ise ne yazık hala devam ediyor; kah istatistiksel veriler saptırarak kullanıyorlar, kah mahkeme kararlarını hiç yapmadıkları hızda uygulayıp "işte yakında böyle aniden kesiliverecek elektriğiniz,nükleer olmazsa olmaz" diyorlar. Bilimsel verileri saptırarak kullanıp, birtakım küçük hesaplar uğruna inanılmaz bir bela açmaya çalışanlara (ülkenin başına) Prof. Dr. Tolga Yarman'ın kelimeleriyle yanıt verelim:

"Çeyrek Yüzyıl önceki Nükleer Sav" Zamanla çürümüştür.

Bu sav o sıralar dünya enerji analiz çevrelerinde sıkça başvurulan bir yaklaşım şablonunu baz almaktaydı. Buna göre:

  • Önce geleceğe dönük olarak bir "enerji talep tahmini" yapılırdı.
  • Bundan sonra "söz konusu olacak enerji gereksinmesinin, elde mevcut, işte sonlu ( yani elli yıl, her neyse, belli bir süre sonra tükenecek) petrol, kömür, doğal gaz gibi klasik enerji kaynaklarıyla ne ölçüde karşılanabileceğinin bir değerlendirmesi" yapılırdı.
  • Daha sonra"yenilebilir" ya da daha pratikçe "sonsuz" güneş, rüzgar, füzyon gibi "klasik olmayan kaynakların, gelecekteki enerji ihtiyacının ne kadarını karşılayabileceğinin bir kestirimi" çıkartılmaya çalışılırdı.
  • Bilançoya bakılınca, ortada hala ve giderek büyüyecek bir açık görünürdü.-Bunu ise karşılamaya amade "bir tek, teknolojisi hazır, diğer bir taraftansa o gün için "güvenirliğinden" hiç kuşku duymadığımız, "nükleer enerji" seçeneği görünürdü.

(oysa) zaman içinde ortaya çıkan gelişmeler bu "formüllerin kabul edilebilirliğine gölge düşürdü...

bir defa "talep tahminleri" dünyada da ülkemizde de yaklaşık "bir'e iki" yanılgılı çıktı.

  • Öncelikle petrol şoklarından sonra ortaya çıkan "enerji tasarrufu ve verimliliği" girdi devreye; yapılan her şey yuvarlak"yarı enerji" kullanılarak yapılabildi.
  • yenilebilir kaynaklar umutları karşılamaktan uzak olsalar bile azımsanmayacak katkılar yaptılar.
  • Bu arada biri 1979'da Pensilvanya'da, diğeri 1986'da Çernobil'de iki boyutları büyük kaza oldu, güvenilirlik oldukça sarsıldı. Bu vesile ile nükleer reaktörler için ön görülen güvenlik harcamaları katlanarak arttığından, maliyet eğrisi değişti.
  • Bir de özellikle ülkemizin enerji konjonktürü değişti ve nükleer enerjiyi tek alternatif olarak gören akademik sav anlamsızlaştı. Doğalgaz kavramıyla tanıştık. Rusya'dan gelen doğalgaz dışında, Azerbeycan ve Kazakistan petrolü ile Türkmenistan doğal gazı kapıda. Irak petrolü için yapılan hat yıllar önce devreye girdi,Akdeniz'e bağlandı.(Katar doğalgazının da Avrupa'ya ülkemiz üzerinden geçmesi gündemde.)

Kısaca toparladığımızda şu ortaya çıkmaktadır;bazı çevrelerin geçersizleşmiş kelepir formüller ile savundukları ve siyasi iktidarların zaman zaman elektrik kesintileriyle yarattıkları korkular gerçek değildir, yapaydır ve uzun bir zamandır da nükleer enerji zorunluluk olmaktan çıkmıştır.

En başından itibaren nükleer enerjinin tarihçesi takip dildiğinde şunu açıkça görmek mümkün ki; gelişmiş devletler nükleer silahlarında kullanabilmek amacıyla ihtiyaç duydukları hammaddeleri, sivil nükleer tesislerde işlemişler, maliyetini halka fatura etmişlerdir. Bugün gelinen nokta itibariyle ise soğuk savaşın beklenmedik şekilde sona ermesiyle, nükleer silah ihtiyacı durmuş ve riski yüksek olduğundan yeni reaktör siparişleri de ortadan kalktığından, sektörün batmaması için 3. Dünya ülkelerine ihraç devri başlatılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı'nın bitimiyle başlayan sürecin amacının nükleer silahlanma olduğunun anlaşılabilmesi için başta dünyanın deklare edilmiş nükleer silahlara sahip olma hakkı olan beş ülkesi olmak üzere-ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin- dünya devletlerinin nükleer potansiyellerine bakmakta yarar var:

Deklarasyon sahibi bu beş ülke nükleer silah programları için yaklaşık 250 ton yüksek saflıkta silah sınıfı plütonyum -239 üretmişlerdir. Bu miktarın 120'i tonu eski Sovyetler Birliğin'de, 110 tonu ise ABD'dedir. 1990 yılı itibari ile Fransa, Belçika, Rusya, Hindistan, ABD'ye İngiltere'deki sivil işleme, zenginleştirme tesisleri, Japonya, Hollanda, Almanya gibi ülkeler için enerji üretimi maskesi adı altında 118 ton yüksek saflıkta plütonyum 239 üretmişlerdir.

Şu anda yürütülen projelere dayanarak 2000 yılına kadar örneğin Japonya, 54.97 ton ayrıştırılmış plütonyuma, Güney Kore reaktörlerindeki kullanılmış yakıtlardan 31.4 ton Pu.239'a, Kuzey Kore eğer Nyongbyon yeniden işleme -zenginleştirme- tesislerini açabilirse 3 ton Pu.239'a, Tayvan ise kullanılmış yakıt çubuklarından 18.6 ton plütonyuma sahip olacaktır. (Kısaca bütün dünyada çalışan reaktörlerden çıkan yakıt çubuklarından yaklaşık 500 ton daha ayrıştırılmaya hazır Pu-239 bulunmaktadır.)

Yukarda resmi ve gayri resmi olarak gösterilen yaklaşık 250-500 ton civarındaki ayrıştırılmış hali hazır yüksek saflıkta Pu-239 üretmek için gerekli fiziksel ve kimysal işlemler sonunda ortaya çıkan ve yüksek seviyeli Sr-90 Cs-137 gibi kanser yapıcı radyoaktif elementler içeren atıkların dağılımı da şöyledir: Rusya'da(bilinen) 30.000 metreküp asidik sıvı atık, 162 ton katı ABD'de yaklaşık 8.500 metreküp asidik sıvı, 390 ton katı atık, İngiltere'de 1.430 metreküp asidik sıvı atık, Fransa'da 1.400 metreküp asidik sıvı atık. Ayrıca Japonya, Çin, Almanya, Belçika, Hindistan ve İsrail'de henüz uluslar arası kuruluşlara rapor edilmemiş büyük miktarda yüksek düzeyde radyoaktif atıklar olduğu bilinmektedir.

Nükleer santrallerde normal olarak 3-5 yıllık bir işletmeden sonra, kullanılmış yakıt çubuklarının reaktörden çıkarılarak yeniden işleme tesislerine gitmeden santrallerin civarındaki havuzlarda veya göllerde soğutulması gerekmektedir. Bu tonlarca kullanılmış yakıt çubuğu, reaktörlerin normal çalışma süresince devam eden nükleer reaksiyonlar sonucuyla yaratılan ve bozunma ömürleri. Yüz binlerce yıl olan, binlerce yeni radyoaktif izotop içerir. Yani reaktörden çıkarıldıkları zaman yaklaşık bir milyon defa daha fazla radyoaktiftir ve hala yeni üretilen izotopların radyoaktif bozunmalarından dolayı ısı üretmektedir. Bu atıklar içindeki en önemli yeni izotop ise yakıt çubuklarındaki Uranyum-238'den nötron bombardımanı sonucunda yaratılan plütonyum239'dur. Pu-239'un diğer atıklardan ayrıştırılması için tonlarca yakıt çubuğu yeterli derecede soğutulduktan sonra yeniden işleme tesislerine gönderilerek Nitrik Asitte çözdürülür. Geriye kalan ve sıvılaştırıldığı için, 200.000 defa daha fazla hacim kaplayan milyonlarca metreküplük, yüksek seviyeli sıvılaştırılmış radyoaktif atıkların da, çelik tanklarda çevreden binlerce yıl yalıtılması gerekmektedir.

Fakat bu çelik tanklar 10-15 yıl içerisinde yüksek düzeyli, asitik ve sürekli radyoaktif ışının sonucunda çatlar, ABD'de Hanford Nükleer Kompleksinde olduğu gibi çevreye sızarak, su ve besin zincirine katılır, bazen de 1957'de ve 1993'te Rusya'da Çhelyabinsk ve Tomsk-7 nükleer komplekslerinde olduğu gibi patlar. Aynı nedenlerden dolayı camlaştırılan atıkların da belli bir süre sonra, mikroskobik çatlaklar yaptığı ve camın yapısını bozarak çevrede sızıntıya neden olduğu İsveç'teki son uygulamalarda görülmüştür.

Kısaca netleştirirsek; GÜNÜMÜZDE NÜKLEER ATIKLARIN ZARARSIZ BİR BİÇİMDE DOĞADAN YALITILMASINI SAĞLAYAN BİR YÖNTEM VEYA TEKNOLOJİ BULUNAMAMIŞTIR.

Nükleer Enerji Güvenlidir diyorlar oysa 1957'den bu yana olan birçok büyük çapta nükleer santral kazası kaza sonunda yayılan radyasyonun sınırlanamayacağını göstermiştir. (Dünyanın, yoğun yerleşim kuşağı diye tanımlayacağımız Alaska'dan Japonya'ya kadar uzanan Kuzey Yarımküresinde, 20' inci ve 60'ıncı paraleller arasında yaklaşık 600'den fazla askeri - sivil nükleer santral çalışmaktadır. Binlerce atam bombasına denk radyoaktif madde içeren bu reaktörler bir insan hatası, bir hatalı gösterge veya vana, bir doğal afet veya terörist saldırısı sonucunda tetiklenmeye hazır nükleer bombalar olarak beklemektedirler.

Elektrik mühendisliği dergisi :  Prof. Dr. Hayrettin Kılıç'ın yazısından derlenmiştir.  


Start Page News Projects Links About Feedback
Last updated September 21, 2001
© 1997, Egetek Foundation